27 Nisan 2016 Çarşamba

Padişah Osman Gazi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258'de, Söğüt'te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, annesi Hayme Hatun'dur.
1281’de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi, ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmaktaki becerisiyle ün kazanmıştır. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey'in kızı Mal Hatun ile evlenmiştir; bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğmuştur.
Osman Gazi, sık sık dergahına gittiği Ahi şeyhlerinden Edebalî'nin görüşlerine değer verir ve ona büyük saygı duyardı. Osman Gazi, bir gece Şeyh Edebalî'nin dergâhında misafirken, bir rüya gördü. Sabah olunca rüyasını Şeyh Edebalî'ya anlattı:
"Şeyhim, rüyama girdiniz. Göğsünüzden bir ay çıktı. Yükseldi, yükseldi, sonra benim koynuma girdi. Göbeğimden bir ağaç büyümeye başladı. Büyüdü, yeşillendi. Dal, budak saldı. Dallarının gölgesi bütün dünyayı tuttu. Rüyam ne mânâya gelir?"
Şeyh, bir süre sustuktan sonra şöyle dedi:
"Müjdeler olsun ey Osman! Hak Tealâ, sana ve senin evlâdına saltanat verdi. Bütün dünya, evlâdının himayesinde bulunacak, kızım da sana eş olacak."
Bu olaydan sonra Şeyh, kızı Bala Hatun'u Osman Bey'e vermiştir. Bu evlilikten Alaeddin doğmuştur.
Söğüt'te temelleri atılan, 600 yıl süreyle üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, 1326'da Bursa'da Nikris (goutte) hastalığından vefat etmiştir.

Osmanlı Padişahları

Osman Gazi (1299 - 1326)
Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258'de, Sögüt'te doğdu. Babası Ertugrul Gazi, Annesi Hayme Hatun'dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çagatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.
Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt'te, Kayı Boyu'nun yönetimine geçtiginde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey'in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.
Sögüt'te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, 1326'da Bursa'da Nikris (goutte) hastalığından öldü.
Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey
Kız çocukları: Fatma Hatun
Orhan Gazi (1326 - 1359)
Orhan Gazi, 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in kızı Mal Hatundu. Orhan Gazi, sari sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halki seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoslanırdı.Orhan Gazi, Babası Osman Gazi'nin 1326'da vefatıüzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346'da Bizans Imparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos'un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur'unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti'nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğdu.
Erkekçocukları: Süleyman Pasa, Murad Hüdavendigâr, Ibrahim, Halil, Kasim
Kızçocukları: Fatma Hatun
I. Murad (1359 - 1389)
Sultan Birinci Murad, 1326'da, Bursa'da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru'nun kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, degirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.
Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun'dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa'ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.
Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandi. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere sefkatli davranirdi. Dahî bir asker ve devlet adamiydi. "Dervis Gazilerin, Seyhlerinin, Krali Murad Gazi" diye anilan Sultan Birinci Murad, bütün hayati boyunca plânli ve programli hareket etti.
Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi'ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigâr" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar'ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389).
Erkekçocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve İbrahim
Kızçocukları: Nefise ve Sultan Hatun
I. Bayezid - Yıldırım Bayezid (1389 - 1402)
Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona 'Yıldırım' lakabı takılmıştı.Çocukluğunu Bursa Sarayı'nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr'in vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.
Sirbistan'ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar'ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne'de Kız kardeşi Maria'yi Bayezid'e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid Timur'la yaptığı Ankara Savaşı'nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.
Yıldırım Bayezid şiirlerinde "Yıldırım" mahlasını kullanırdı:
“Ehl-i hicran fitne-i agyar
Ortada bir bahanedir sandim.”

Erkekçocukları: Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertugrul Çelebi, Kasım Çelebi
Kızçocukları: Fatma Sultan
I. Mehmed (1413 - 1421)
Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne'de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanogulları'ndan Devlet Hatun'dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanakli ve geniş gögüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahligi süresince bizzat yirmi dört savaşa katilan Çelebi Mehmed, bu savaslarda kirka yakin yara aldi. Basinda kullanmis oldugu sarik, altin islemeli kavugu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi.Sultan Çelebi Mehmed müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı'nda tamamladı. Daha sonra Babası tarafından Amasya sancakbeyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi.
Fetret Devri'nden sonra Anadolu'daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed'e Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir.
Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne'de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk Padişah o oldu. Cenazesi Bursa'ya
getirilerek Yeşil Türbe'ye defnedildi.

Erkekçocukları: Mustafa Çelebi, İkinci Murad, Ahmed, Yusuf, Mahmud.
Kızçocukları: Fatma ve Selçuk Hatun.
II. Murad (1421 - 1451)
Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadirogullari'ndan Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı.Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayi arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir seyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediği takdirde bütün Avrupa'yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir Padişahtı. Çocukluğu Amasya'da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı.
Erkekçocukları: Fatih Sultan Mehmed, Ahmed, Alâeddin, Orhan, Hasan, Ahmed
Kızçocukları: Şehzade ve Fatma Hatun.
Fatih Sultan Mehmed (1451 - 1481)
Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432'de, Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârlari sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok deger verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet sogukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadakı adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancıülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtti. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kusçu, kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı.
Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdigi kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı Padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Dogu Roma İmparatorlugu'nu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Hz. Muhammed'in hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçag'ı kapatıp, yeniçag'ı açan Cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi. O'nun Roma'yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.
II. Bayezid (1481 - 1512)
Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralik 1448'de, Dimetoka'da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş gögüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı.Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hosgörülü bir Padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid'e iyi bir egitim verdi. O'na devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.
Sultan Ikinci Bayezıd, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı.
Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir Padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.
Arapça ve Farsça'yı gayet iyi biliyordu. Çagatay lehçesi ve Uygur alfabesini de ögrendi. Islâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512'de Padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti.
Erkekçocukları: Mahmud, Ahmed, Sehinsah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Âlimsah
Kızçocukları: Aynisah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan, Selçuk ve Hüma Hatun.
Yavuz Sultan Selim (1512 - 1520)
Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470'de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun, Dulkadirogullari Beyligi'ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir Padişahti. Sert tabiatli ve cesurdu. Iyi bir egitim gördü.Babası Sultan Ikinci Bayezid, Padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini ögrenmesi için, Şehzade Selim'i Trabzon Sancagı'na vali olarak tayin etti.
Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletlerle de ilgilendi.
Valiligi sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular.
Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiligi olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve agaçtan tabaklar kullanırdı.
Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi agzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:
"Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin".
Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen Padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi.
Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dedigi rivayet edilir. 22 Eylül 1520'de, "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti.
Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde Babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir Padişah olarak değerlendirdiler.
Erkekçocukları: Kanuni Sultan Süleyman
Kızçocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Sah Sultan
Kanunî Sultan Süleyman (1520 - 1566)
Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.

Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulastığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye basladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun'dan (Yavuz Sultan Selim'in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul'a, dedesi Sultan İkinci Bayezid'in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada KaraKızoglu Hayreddin Hızır Efendi'den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beş yaşına kadar Babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar geregi sancak istemesi üzerine, önce Sarkî Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509).
Yavuz Sultan Selim'in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman,Babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak Babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de, yirmibeş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir Padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düsünür ve verdigi emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kusatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmis bir yasinda vefat etti.
Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir Padişahtı. Mısır'dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme ugradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.
Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanin en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin Padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına ugradılar.
Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi".

Erkekçocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa
Kızçocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan
II. Selim (1566 - 1574)
Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524'de, İstanbul'da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır.
Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice ögrenmek için de Anadolu'nun çesitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.
Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken Babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman'ın ölüm haberi üzerine İstanbul'a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır.
Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezıd ve Şehzade Mustafa'nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî'ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuslardır. Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl Padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.
Sultan İkinci Selim'in tahta çıktğıi ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.
Sultan İkinci Selim, Babası Kanûnî Sultan Süleyman'dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad'a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır.
İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Saheser beyitlerinden biri şudur:
"Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi firaKız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden"

Erkekçocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir.
Kızçocukları: Fatma Sultan, Sah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.
III. Murad (1574 - 1595)
Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa'nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan'dur. Annesi Venedikli'dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, degirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir Padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.Merhametli bir kişilige sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi derecede öğrenmisti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyiliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafindan Alaşehir sancakbeyiliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, Padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyiliğine atandı.
Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa'da devrin en değerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı Padişahları içinde en âlim Padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim'in vefatı üzerine Manisa'dan İstanbul'a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da Babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafindan idare edildi. Bunda Sokullu'nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Ikinci Murad'in idare tarzı büyük rol oynamıştır.
Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca Istanbul'dan hiç çıkmadı ve saraydakı kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanati onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii'nin avlusuna defnedildi.
Sokullu Mehmed Pasa'nın ağırlığını hissettirdigi III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim'den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2'ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne iliskiler geliştirildi.
İlk Ingiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa'nın Katolik Avrupa'da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan Ingiltere ile ilişkiler geliştirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini Sokullu'ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya başladılar bu durum, Sokullu'nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.
Erkekçocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemsah, Yusuf, Hüseyin , Korkud, Ali, Ishak, Ömer, Alaeddin, Davud.
Kızçocukları: Ayse Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan.
III. Mehmed (1595 - 1603)
Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566'da, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü't-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi'den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583'te Manisa sancakbeyiliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa'dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul'da, Osmanlı tahtına geçti.Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed'in ismi anılınca, saygısından derhal ayaga kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.
Erkekçocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud
I. Ahmed (1603 - 1617)
Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dir. Iyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça'yi mükemmel derecede ögrenmisti. Ok atmak, kiliç kullanmak, ata binmek gibi savas ve askerlik alanlarinda çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed'in vefati üzerine 21 Aralik 1603'te, Eyüb Sultan'da kiliç kusanarak tahta geçti.Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman'dan sonraki Padişahlar içinde devlet isleriyle yogun sekilde ugrasan ilk Padişahti. Çocuk denecek yaslarda bile mükemmel kararlar alirdi. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kisilerle birlikte olur ve onlara akil danisirdi.
Sultan Birinci Ahmed'in hayatinda on dört sayisinin önemli bir yeri vardir. Çünkü, on dört yasinda Padişah olmus, on dört yil saltanat sürmüs ve Osmanlı Padişahlarinin on dördüncüsüdür. Dindar bir Padişah olan Sultan Birinci Ahmed'in Hz.Muhammed'e olan bagliligi o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir siir yazmis ve o siiri kavugunda ölünceye kadar tasimistir. O siir sudur:
"N'ola tâcim gibi basimda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün
Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün"

Sultan Birinci Ahmed, yakalandigi tifüs hastaligindan kurtulamayarak 21 Kasim'i 22 Kasim'a baglayan gece 1617 yılında yirmi seKız yasinda vefat etti.
Erkekçocukları: Ikinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan Ibrahim, Bayezid, Süleyman, Kasim, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzâde, Ubeyde,
Kızçocukları: Gevherhan Sultan, Ayse Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan
I. Mustafa (1617 - 1618  /  1622 - 1623)
Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed'in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için
şehzadeler "izale" olunur veya bir odaya
kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahbus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiştir. Sultan Genç Osman'ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.

Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.
Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.
Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak
1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayında vefat etti.
Genç Osman (1618 - 1622)
Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum'dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından,
Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin ve
Pertev Paşa'nın kızları ile evlendi. Yavuz
Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.

Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır
bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule
zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan
Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed'in Sultanahmed Camii'nin yanındaki türbesine defnedildi.

Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.
Erkek çocukları: Ömer, Mustafa
Kız çocuğu : Zeynep Sultan
IV. Murad (1623 - 1640)
Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.
Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder
Şeyhülislâm Yahya Efendi'ye "Baba" diye
hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça'yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de
Hezarfen Ahmed Çelebi'nin kanat takarak,
Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçmasıydı.
Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder insiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, içkiye aşırı bağımlılığından dolayı henüz 28 yaşında vefat etti.
Sultan Dördüncü Murad'ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan'ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa'yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiş, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuş, şiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiştir.
İbrahim (1640 - 1648)
Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına
Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen,
Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan
Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:
"Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle".
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü.
Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir.
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda
bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa
devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler'le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.

Erkek çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.
Kız çocukları: Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan.
IV. Mehmed (1648 - 1687)
Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan'dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim'in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte "Avcı Mehmed" olarak anılır.İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı.
Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oybirliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693'de Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a gönderildi ve Yeni Cami'deki türbesine, annesi Turhan Sultan'ın yanına defnedildi.
Erkek çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.
Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.
II. Süleyman (1687 - 1691)
Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan'dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.
Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine gömüldü.
II. Ahmed (1691 - 1695)
Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.
Erkek çocukları: İbrahim, Selim

Kız çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan.
II. Mustafa (1695 - 1703)
Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiğinin üçüncü günü yapacağı işleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: "Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir" diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduğu yazı şöyledir: "Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna harcarım. Sıkıntının her çeşidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim".Erkek çocukları: Birinci Mahmud, Üçüncü Osman, Üçüncü Ahmed, Küçük Ahmed, Hüseyin, Selim, Mehmed, Murad, Osman
Kız çocukları: Ümmügülsüm, Ayşe, Emetullah, Emine, Rukiye, Safiye, Zahide, Atike, Fatma, Zeyneb, Zahide.
III. Ahmed (1703 - 1730)
Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa'nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa'nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. "Necib" mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi'nin hem kendisini hem de şiirlerini çok
severdi.

Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa'daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti'ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahtta
kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil isyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde
padişahlıktan çekildi.

Sultan Üçüncü Ahmed'in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed'in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed'e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu.
Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya'nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar'daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.
Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik
Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha. 

Osmanlı Devletinin Kuruluşu

Türk tarihinin Osmanlı evresini yorumlarken beklide en çok yoğunlaşmamız gereken evre devletin kuruluş süreci olmalıdır. Zira devletin toplumsal temellerini, gayesini, ilerleyişini, evrilişini ve her şeyden öte başlangıç noktasını doğru tespit etmemiz, Osmanlının ortaya çıkış sürecinden yıkılış sürecine kadar olan tüm evrelere bakışımızın olgunlaşmasını sağlayacak, tarihi tarihsel verilerle yorumlamamıza yardımcı olacaktır. 

Türkler,  İç Asya’dan başlayan göç hareketleriyle 900 yıllık bir serüvenle adım adım batıya ilerlemiş (M.s. 150-1150), kimi kolları Avrupa’nın doğusuna kadar ulaşmış (Avrupa Hunları, Uzlar, Kıpçaklar,  Kumanlar), kimi kolları Hazar Denizini Türk gölü haline getirmiş (Hazar Devleti), kimi kolları ise Selçuklulardan daha erken dönemlerde Anadolu hudutlarına ulaşmışlardı (Oğuz Yabguluğu). Ancak hiçbiri Sultan Alparslan gibi kesin ve geri dönülmez bir galibiyetle Anadolu’da tutunamamıştı. 

Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan, 1071’deki destansı zaferinden sonra Anadolu’nun kapılarını Türk boylarına açmış, ata yurtları olan İç Asya’dan demografik ve siyasi çalkantılar nedeniyle tutunamayarak batıya doğru süregelen göç serüvenlerinde nihai yurtlarına adım atabilmişlerdi. Büyük Selçuklu Devletinin en güçlü döneminde Anadolu’nun kapılarını açan Türkler, Bizans’ın Anadolu’daki kesin hâkimiyetinin ortadan kalkmasından sonra Orta Doğu’dan gelen diğer Semitik (Arap kökenli) toplumlarında Anadolu’ya yaklaşmalarının önünü açmıştı. İlerleyen 100 yıllık süreçte Büyük Selçuklu Devleti yıkılmış, Anadolu’nun bağrında bakiyelerinden yeni bir devlet kurulmuştu (Anadolu Selçuklu Devleti). 

1071’den itibaren Anadolu’nun bereketli toprakları Türkler tarafından akın akın yurt edinilmeye başlandı. İç Asya’da tutunamayan Türk boyları, henüz 2 yüzyıl önce göçtükleri İran/Irak/Suriye hattındaki Müslüman Devletlerin birbirleri ile çatışmalarından uzaklaşmak ve Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra yeni ve daha müreffeh yurtlar arayışına girmek için Anadolu’ya akın ediyorlardı. Bununla birlikte Selçuklulardan önce Anadolu’ya yaklaşan Oğuzlar, Hazar Devletine bağlı göçebe Türk boyları, Karahanlı Devletinin ardılları ve Selçuklulardan sonra Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan Harzemşahlar ve elbette İran/Irak/Suriye hattında Büyük Selçuklu Devletine tabi olan irili ufaklı Fars ve Arap kabilelerde bu göç dalgasına katılmışlardı. Anadolu, 1071-1200 yılları arasında yoğun ve istikrarlı göçlerle yeni ev sahipleri tarafından yurt haline getiriliyordu. 

Anadolu’nun Malazgirt savaşı öncesi demografik yapısı oldukça kozmopolitdi. Doğu Roma İmparatorluğu Anadolu’da yaşayan bölgedeki muhtelif toplumları paralı asker olarak kullanıyor, bölgenin güvenliğini sağlamak karşılığında ise paralı askerlere ödediği ücretleri vergi adı altında dolaylı olarak geri alıyordu. Alparslan’ın Anadolu’nun kapılarını açmasından sonra Doğu Roma’nın Anadolu üzerindeki tahakkümü ortadan kalkınca bölgeye yaşayan toplumlar (Ermeniler, Gürcüler, Küçük Kafkas Prenslikleri, v.b.) Selçuklu Ordusu ile savaşmaktan çekinerek ve hatta Doğu Roma’ya karşı Selçuklu Ordusuna hizmet ederek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. 

1071-1220 yıllarındaki bu çalkantılı dönem, Anadolu Selçuklu Devletinin en güçlü dönemine kadar devam etti. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubat döneminde ise(1220-1237) bölgenin kaderini değiştirecek önemli gelişmeler yaşandı. İç Asya’dan başlayan Moğol akınları Anadolu hududuna kadar ulaşmıştı. Moğol istilalarına kadar Anadolu’ya göçmemiş olan Türk boyları da mecburiyet gereği Anadolu’nun Osmanlı Devleti öncesi son kalabalık göç dalgalarını oluşturdular. Üstelik Gazne Devletinin en kalabalık bakiyesi olan Harzemşahlarda Anadolu sınırlarına kadar ulaşmış, 13. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu siyasi çalkantı Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini tehdit etmeye başlamıştı. Artan Moğol baskısı ve Eyyubi Devletinin ardılları ile kötü giden siyasi münasebetlerden sonra bölgedeki önemli güçlerden biri olan bir diğer Türk Devleti Harzemşahlar ile savaşın eşiğine gelinmiş, Selçuklu hâkimiyetini kabul etmiş olan Ermeniler, asi ve kalabalık bir Türk boyu olan Artuklu ve Mengüçlü beyliği Anadolu Selçuklu Devletine bağlılığını reddederek bağımsızlıklarını ilan etmeye teşebbüs etmişlerdi. Bu keşmekeş Anadolu’daki Selçuklu hâkimiyetini derinden sarsmaya başladı. İlerleyen yıllarda Moğol tehdidinin artması Anadolu Selçuklu Devletinin otoritesini kaybetmesine neden oldu. Bu durum Selçuklu devletine bağlı beyliklerin başına buyruk hareket etmelerine yol açtı.  Anadolu’da yerleşik hale gelmiş olan Türk boyları ise artık kendi kaderlerini tayin etmek zorundaydılar. 

1250’li yıllardan itibaren Anadolu tam anlamıyla bir otorite boşluğuna sürüklendi. Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın vefatından sonra yerine geçen oğlu 2. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246), devleti ayakta tutmakta zorlandı. Irak-İran-Suriye hattından göç eden Türkmenler itikadı farklılıklar nedeniyle (Alevilik-Sünnilik) ayrışmış ve devlet tarafından yurt verilmeyince tarihe Babai isyanı olarak geçen hadise gerçekleşmiş, bu hadisenin neticesinde Gıyaseddin Keyhüsrev tahtını terk ederek kaçmıştı. Keyhüsrev, sonradan tekrar tahtına geçse de hükümdarın otoritesinin sarsılmış olması Selçuklu Devletinin merkezi idaresini zayıflatmaya yetti. Moğollar ise kendilerine karşı koyabilecek tek güç olarak gördükleri Selçukluların zayıflamasını fırsat bilerek Anadolu’ya ilk saldırılarını gerçekleştirdiler. 1243’de yaşanan Kösedağ savaşında yenilen Selçuklu Devleti Moğol hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Selçuklu Devleti artık Moğol hükümdarları tarafından atanan valiler tarafından yönetiliyor, Selçuklu sarayı Moğol tahakkümü altında varlığını devam ettirmeye çalışıyordu. 

Moğol idaresini kabul etmek zorunda kalan 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatından sonra Selçuklu Devleti içerisinde saltanat mücadeleleri baş göstermeye başladı. Anadolu’nun bereketli topraklarında gözü olan Moğollar için bu büyük bir fırsat oldu. Kendilerine boyun eğmeyen boylar ve aşiretler üzerinde zulüm uygulamaktan imtina etmeyen Moğollar (İlhanlı Devleti) tarih kayıtlarındaki tahminlere göre 400 Binden fazla Türkmen köylüyü vahşice katletti. 

Anadolu onlarca beylik, yüzlerce aşiret ve milyonlarca Türkmen tarafından yurt edinilmiş ancak merkezi bir idare tarafından yönetilemeyen keşmekeş bir coğrafya haline gelmişti. Türkmenler artık kendi kaderlerini tayin etmek zorundaydılar. Bu minvalde kendi istikbalini çizen boylardan Kayılar Anadolu Selçuklu döneminin son evresinde güçlenerek Osmanlı Devletinin temellerini attılar.


Anadolu Beylikleri Dönemi

Anadolu Selçuklu Devleti, Kösedağ Savaşı sonrasında Moğol tahakkümü altına girmeye başladığında merkezi otorite sarsılmış, Anadolu’da bulunan beylikler Moğol tahakkümü altına giren Selçuklu saltanatına bağlılığını yitirmişti. 13. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise durum daha da vahim bir hal aldı. Selçuklu saltanatı mücadelelere sahne oluyor, birbiri ile anlaşamayan varisler kendi hâkimiyetlerini ilan ederek devletin coğrafi sınırlarını bölüyor, Moğollar ise bu keşmekeşten istifade ederek Anadolu’yu yağmalıyordu.

Bu tarihlerde Anadolu’da Selçuklu Devletine tabi 9 beylik bulunuyordu. Devletin batı sınırlarında Artuklu (Mardin) ve Dilmaçoğulları (Bitlis), kuzeyde Çobanoğulları (Kastamonu) ve Pervaneoğulları (Sinop), güney ve batı sınırlarında Alaiye (Alanya), Kaserioğulları (Balıkesir), Menteşoğulları (Milas), iç kısımlarda ise Karamanoğulları (Konya), Sahipataoğulları (Afyonkarahisar) beylikleri bulunuyordu. 

Selçuklu devleti zayıfladıkça Anadolu beylikleri bölgelerinde daha çok söz sahibi oluyor ve kendi içlerinde güçleniyor ancak Anadolu’da ki birlik azalıyordu. Anadolu’yu bir arada tutan temel unsur olan Selçuklu Devleti ise Moğollar tarafından atanan ve kendi emrinden çıkmayacak hükümdarlar tarafından yönetiliyordu. Selçuklu tahtına artık temsili hükümdar oturmaya başlamıştı. Zira Anadolu beylikleri üzerinde herhangi bir tahakkümü kalmamıştı. Moğollar (İlhanlılar) 14. Yüzyıldan itibaren zayıflamaya ve güç kaybetmeye başladılar. İlhanlılar 1295 yılında İslamı resmi din olarak kabul etmişlerdi.  Ancak hem İlhanlı saltanat ailesi daha önce Budizmi kabul etmiş, ardından Şamanizme geri dönmüşlerdi. Bu anlamda İslamı kabul etmiş olmaları İlhanlı saltanat ailesinin itikadi açıdan ayrı bir cenderenin içerisine sürükledi. Bu durum devlet politikalarını da etkiledi. İlhanlı devleti 1300’lü yıllardan itibaren zayıflamaya başlamıştı ancak bu durum Selçuklu Devletinin toparlanması için yeterli değildi. Zira saltanat makamı ve devletin tüm idari mekanizmaları işlevselliğini kaybetmişti. Son temsili Selçuklu hükümdarı 2. Mesut Han’ın vefatından sonra Moğollar yerine bir hükümdar tayin etmese de Mesut Han’ın yerine geçecek kimse olmadığı için Selçuklu Devleti fiilen sona ermiş oldu (1308).


Kayılar

Kayılar, kökenleri itibariyle 24 oğuz boyundan biri olarak varlıklarını yüzlerce yıldır koruyan güçlü ve önemli bir boydu. Göktürkler ve Karahanlılar dönemlerinde İç Asya’da varlıklarını devam ettiren Kayılar, 9. Yüzyılda Selçuklu Devleti bünyesinde ekseriyetle Horasan bölgesinde varlıklarını sürdürmekteydiler. Selçuklu tebaası olmayan ancak Selçuklu Devleti hudutları içerisinde diğer Türk boyları gibi konar/göçer yaşayan Kayılar Anadolu’ya iki ayrı dönemde iki ayrı kol halinde girdiler. İlk önemli Kayı kolu Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya giriş yapmış ve ilerleyen yıllarda güçlenerek Artuklu beyliğini kurmuşlardı. Horasan ve Merv bölgesinde varlıklarını devam ettiren bir diğer Kayı kolu ise Moğol baskıları nedeniyle Batıya doğru sürüklenmiş, Harzemşahlar ile  birlikte 12. Yüzyılın sonlarında Anadolu’ya girmişlerdir.

Kayıların sayıca hatırı sayılır büyüklükte bir nüfusa sahip olduğunu bünyesinden iki büyük beylik çıkarttığından hareketle görebiliyoruz. Ancak Selçuklu devrinden önce tarih sahnesinde ismine pek rastlanmamaktadır. Bunun muhtemel sebebi Kayıların diğer büyük Türk kitleleriyle birlikte hareket etmemiş olmalarıdır. Gerek Göktürkler devrinde, gerekse Karahanlılar döneminde tarih kayıtlarına düşmüş ve ulaşabildiğimiz tarih kayıtlarına etki edecek bir siyasi tezahürün içinde bulunmadıkları düşünülebilir. Ancak varlıklarını yüzlerce yıl devam ettirebildiklerini, Anadolu’ya göç ettiklerinde ise takriben 70 bin çadırlık geniş bir nüfusa sahip olduklarını düşünürsek kendi kaderlerini kendileri belirlemiş, geçte olsa Türk Tarihindeki yerlerini 12. Yüzyıl itibariyle almışlardır. 

Kayılar, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılma sürecine girmesi ile Anadolu Beylikleri’nin bağımsız ve kendi başlarına idare edilmeye başlandığı dönemde Bizans’a karşı elde ettiği başarılar neticesinde güçlenmiş, yaklaşık 40 yıllık bir sürecin sonunda İmparatorluk haline gelerek Osmanlı Devletinin kurucu unsurları olmuşlardır. 

Osmanlı Devletinin kuruluşu sürecinde baş rolü üstlenen Kayı Boyunun Anadolu’daki varlıkları Büyük Selçuklu Devleti döneminde Anadolu’ya giren Türk boyları kadar eski değildir. Kayılar Anadolu’nun Türkleşmesinden yaklaşık 100 yıl sonra Anadolu’ya girmişlerdir. 

Kayılar, Moğol saldırılarının etkisiyle İç Asya’dan batıya doğru göç hareketine girişen Türk boyları ile birlikte Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü İran coğrafyasına göç etmişlerdi. Ancak Büyük Selçuklu Devleti 1157’de yıkılınca İran coğrafyası Abbasilerin tahakkümü altına girmeye başladı. Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra merkezi bir yönetime bağlı olmasalar da vilayetlerin yönetimi halen Büyük Selçuklu Devleti tarafından görevlendirilmiş olan valilerinin elinde bulunuyordu. Selçuklu valileri Abbasilerin bölgelerinde hâkimiyet kurmasını arzu etmiyorlardı. Aynı şekilde Moğol baskısıyla İç Asya’dan göç eden göçebe Türk boyları da Müslüman olmalarına rağmen Arap hükümdarlar tarafından yönetilmek istemiyorlardı. Selçuklu valileri ve göçebe Türk boyları bu ortak menfaat etrafında buluşarak Abbasi akınlarına karşı ittifak kurdular. Bu dönemde Kuzey İran coğrafyası Selçuklu ardılları olan Türklere, bölgede uzun süredir yaşayan göçer Türkmenlere, Kuzey Karadeniz hattında yaşayıp hazar denizi üzerinden İran’a göç eden Tatarlara ve Moğol baskısıyla İç Asya’dan göç eden göçebe Türk boylarına ev sahipliği yapıyordu. Selçuklu valileri Türkmenleri, Tatarları ve göçebe Türklerin en güçlü unsurlarından olan Kayıları ikna ederek Abbasi akınlarına karşı bir ittifak oluşturdular ve bulundukları bölgeyi (Horasan/Merv kentleri) Abbasi akınlarından korudular. Bu başarıda en büyük paya sahip olan Kayılar hem Büyük Selçuklu Devleti sonrası İran coğrafyasında başsız kalmış olan Türkmenlerin bağlılığını kazandı hem de büyük bir nüfuz kazanarak bölgedeki Türk kitlelerin liderliğini üstlendi. 

Kayılar bu tarihte yaklaşık 20.000 çadırlık kalabalık bir oymaktı. Bölgedeki Türkmenler ve Tatarlar ise 50.000 çadırdan oluşan çok daha kalabalık bir nüfusa sahipti. Kendilerinden sayıca az olmalarına rağmen Kayı beyi Süleyman Şah’ın giriştiği savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve Kayıların elde ettiği başarılar Türkmen ve Tatarları etkiledi. Yeni ve güçlü bir lider arayan bu Türk kitleleri Süleyman Şah’a biat ederek Kayı boyuna katıldılar. Kayılar artık 70.000 çadırdan oluşan muazzam bir güç unsuru haline gelmişlerdi. 70 bin çadırlık bir nüfus yaklaşık 50.000 kişilik bir savaşçı ordusu anlamına geliyordu. Oymağın savunması için vazifelendirilen askerler düşünüldüğünde ise en az 30.000 askerlik bir sefer gücü söz konusu oluyordu ki; bu rakam büyük bir savaşın kaderini belirleyebilecek bir muharip unsur olmaları için fazlasıyla yeterlidir. 

Kayılar devletsiz ve töresiz kalmış, hem Moğollar hem de Abbasiler tarafından hedef haline gelmiş İran coğrafyasında varlıklarını devam ettirmek yerine Gaza etmek ve Anadolu’da kurulmuş ve giderek güçlenmekte olan Anadolu Selçuklu Devleti’ne yakın olabilmek maksadıyla Anadolu’ya göç etmeye karar verdiler. Anadolu göçlerindeki ilk durakları Ahlat oldu (1191). Burada çok kısa süre kalan Kayılar, ardından önce Erzurum’a sonra ise Erzincan’a yerleştiler. Ahlat, Erzurum, Erzincan hattı Anadolu Selçuklu Devleti ile Harzemşahlar devleti arasında sınır hattı durumundaydı. Doğusunda Harzemşahlar Moğol akınlarına karşı koymaya, Batısında Anadolu Selçuklu Devleti Anadolu’daki hâkimiyetini güçlendirmeye ve Haçlı seferlerine karşı koymaya çalışıyordu. Kayılar ne Anadolu Selçuklularına ne de Harzemşahlara tabi olmadılar ve kendi kaderlerini kendileri tayin etme gayretine giriştiler. Yaklaşık 30 yıl boyunca Erzurum ve Erzincan’da yaylayıp kışladılar ancak geçirdikleri onca zamana rağmen umduğunu bulamayan Süleyman Şah, asıl vatanı olarak gördüğü Türkistan coğrafyasına geri dönmeye karar verdi. Genç ve kahraman bir bey olarak ayrıldığı Türkistan’a şimdi yaşlanmış, ömrünün son demlerini yaşayan bir bey olarak geri dönüyordu. 

Kayılar, göçlerini vaktiyle Türkistan’dan göç ettikleri Tebriz - Ahlat istikameti üzerinden değil güneyden Fırat nehri ve Halep vilayeti güzergahından gerçekleştirdiler ve Halep vilayeti yakınlarında bulunan Caber kalesi yakınlarına kadar ilerlediler. Göç istikametleri gereği Fırat nehrini geçmek zorunda olan Kayılar, sığ gibi görünen bir boğazdan nehri geçmeye karar verdiler. Öncü birlikler nehri geçemeyince durumu Süleyman Şah’a bildirdiler. Süleyman Şah nehri kontrol etmek için atını nehre sürdü ancak at sendeleyince nehre düştü ve boğularak hayatını kaybetti. Süleyman Şah, sudan çıkartılarak Caber kalesi yakınlarında nehir kenarına defnedildi. Bu bölge sonradan Türk Mezarı olarak anılmıştır. Günümüzde Süleyman Şah türbesi olarak geçen anıt mezarın bu bölgede bulunması hasebiyle Kayı beyi Süleyman Şah’a ait olduğu düşünülmektedir. 

Süleyman Şah’ın vefatı üzerine Kayı boyunun dirliği bozuldu. Yaklaşık 70.000 çadır büyüklüğünde olan Kayı boyu içerisindeki en kalabalık kitleyi Türkistan’da Süleyman Şah’a tabi olan Türkmen ve Tatarlar oluşturuyordu. Süleyman Şah’ın ölümü üzerine bu kitle Kayılardan ayrılarak Şam’a doğru göç ettiler. Günümüzde Şam Türkmenleri olarak varlıklarını devam ettiren topluluk Kayılardan ayrılan Türkmen-Tatar kitlelerin ardıllarıdırlar. Türkmen ve Tatarların ayrılmasından sonra geriye kalan ve Kayı neslinden olanlar Süleyman Şah’ın 3 büyük oğluna uydular. Aslında Süleyman Şah’ın 4 oğlu vardı. Yetişkin olan oğulları Sungur Tigin, Gündoğdu bey, Ertuğrul Bey Kayı boyuna önderlik ettiler. En küçük kardeş olan Dündar ise henüz çocuk yaşta olduğu için ağabeylerine uymuştur. 

Türkmen ve Tatarların ayrılmasından sonra Türkistan’a göç etmekten vaz geçen Kayılar, geldikleri güzergâhı izleyerek yine Fırat nehri üzerinden Erzurum’a geri döndüler. Pasin Ovasında bulunan Sürmeli Çukuru mevkiinde kışladılar. Ancak bu birliktelikte uzun sürmedi. Süleyman Şah’ın en büyük oğlu olan Sungur Tigin ve onun bir küçüğü olan Gündoğdu Bey, Süleyman Şah’ın ölümü üzerine yarım kalan Türkistan göçünü tamamlamaya karar verdiler. Ertuğrul bey ise Türkistan’a dönmek yerine Anadolu’da kalıp gaza etmenin daha doğru olacağını düşündü. Bunun üzerine Kayı boyunun büyük bir bölümü, tigin olması hasebiyle Süleyman Şah’ın en büyük oğlu Sungur Tigine ve onunla birlikte hareket eden Gündoğdu beye biat ederek Türkistan’a doğru göç ettiler. Ertuğrul beye ise yalnızca 400 çadır, kardeşi Dündar ve annesi Hayme Sultan biat ederek Erzurum’da kalmıştır. 

Kayılar Türkmenlerin, Tatarların ve Sungur Tigin’e biat edenlerin ayrılmaları ile küçülerek 70.000 çadırlık bir oymaktan 400 çadırlık bir obaya dönüştü. Artık kendi kaderlerini tayin edebilecek kadar güçlü değillerdi. Kışlayabilmek için bir hükümdara tabi olmaları, Gaza edebilmek içinse bir orduya mensup olmaları gerekiyordu. Zira birkaç yüz kişilik bir askeri güçle ancak başıboş çetelerle ve yağmacılarla baş edebilirlerdi. 

Ertuğrul Bey hem obasını muhafaza edebileceği güvenli bir yurt edinmek hem de Gaza edebilmek için büyük oğlu Saru Yatı’yı Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubat’a elçi olarak gönderdi. Alaeddin Keykubat, Ertuğrul Beyin talebine müspet yanıt vererek Kayılara Söğüt vilayetini kışlak, Domaniç ve Ermenibeli dağlarını yaylak olarak tahsis etti. Kayılar artık Selçuklu Devletinin tebaası olarak yaşayacaklar, Selçuklu ordusu ile gaza edecekler ve Batı Anadolu’nun bereketli topraklarında hayatlarını devam ettireceklerdi. Kayılar önce Ankara’ya oradan Söğüt’e geçtiler. Söğüt bu tarihten sonra Kayıların kadim Yurtları haline geldi. Ertuğrul bey, Gazi unvanını aldı ve ömrünün sonuna dek Söğütte yaşadı. Savaşsız, uzun ve müreffeh bir ömrün ardından 1281 yılında, 90 yaşında vefat etti. Büyük Oğlu Osman bey tarafından inşa edilen türbesi Söğüt (Bilecik) ilçesinde bulunmaktadır. 

Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra Kayıların başına büyük oğlu Osman Bey geçti. 

Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu

Anadolu Selçuklu Devleti yıkılırken Anadolu’ya hüküm süren beylikler kendi kaderlerini tayin etmeye, bölgedeki varlıklarını sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Bu dönemde Kayılar henüz bir beylik kurabilecek kadar güçlenebilmiş değillerdi ve kendilerine yurt olarak verilen Söğütte komşuları olan Bizans tekfurları ile iyi ilişkiler kuran küçük bir oba olarak varlığını devam ettiriyorlardı. Osmanlı Beyliğinin kurulması süreci Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra yerine geçen Osman Bey döneminde gerçekleşmiştir.
Kayılar, yeni yurtları olan Söğüt’e yerleştiklerinde bu bölge oldukça sakin ve müreffeh bir bölgeydi. Bizans devleti İstanbul dışında olan bölgeleri sınır valileriyle yönetmekteydi. Söğüt İnegöl, Karacahisar ve Bilecik tekfurluklarının (Vali) tam ortasında bulunan Selçuklu Devleti sınırını teşkil ediyordu. Karacahisar ve Bilecik tekfurları, uzun zamandır Selçuklu Devleti ile iyi geçiniyor, vergi veriyor ve herhangi bir husumet gütmeksizin Bizansa bağlı olarak bölgedeki varlıklarını devam ettiriyorlardı. Kayıların Söğüt’e yerleşmesinden sonra Ertuğrul Gazi de komşu tekfurluklarla iyi ilişkiler kurmuş herhangi bir husumet gütmemiş ya da mücadele içerisine girişmemişti. Hatta bu tekfurluklar Kayıların bölgedeki varlıklarından oldukça memnunlardı. Zira bölgede başıboş gezen Tatar yağmacılar yerleşik bir hayat süren Rum köylerine saldırıyor ve yağma yapıyorlardı. Kayıların bölgeye yerleşmelerinden sonra bu yağmacılar kendileri gibi bozkır savaşlarını bilen Kayılardan çekindikleri için artık yağma faaliyetlerine teşebbüs etmediler.

Ertuğrul Gazi'nin Vefatı ve Beylik Seçimi

Ertuğrul Gazi, bereketli ve müreffeh bir ömür yaşayarak 1281 yılında 90. yaşında vefat ettiğinde ardında üç yiğit evlat ve bir kardeş bıraktı. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra oğulları Saru Yatı, Osman ve Gündüz ile kardeşi Dündar beylik için namzetlerdi. Ertuğrul Gazi'den sonra en tecrübeli kişi Ertuğrul Gazi'nin kardeşi Dündar beydi ancak Satu Yatı hem devlet idaresinde Ertuğrul Gazi'nin rahlei tedrisinde özenle ve ihtimamla yetiştirilmiş hem de Moğollar ile yapılan savaşlarda basireti ve cengaverliği ile rüştünü ispat etmiş tecrübeli bir kumandan olarak daha güçlü bir aday durumundaydı. Bunun yanında Osman çok iyi bir avcıydı ve av merakı ile diyar diyar gezmiş, kendisine hem beylik içinden hem de beylik dışından pek çok hayran ve tanış kazanmıştı. Bu özellikleri ile Gaziler (Alplar) kendisine fevkalade bir teveccüh ve itibar göstermekteydi. Ertuğrul Gazi'nin en küçük oğlu Gündüz ise henüz bu rekabette yer alabilecek meziyetlere sahip değildi.

Dündar bey bu şartlarda güçlü bir aday olamadı. Kayı aşireti kendilerine Saru Yatı (Savcı) ve Osman'ı bey olarak tayin ettiler. Türk töresinde de gayet tabii bir yönetim biçimi olan ortak hükümdarlık Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar ve Selçuklular döneminde olduğu gibi bir tür ortak hakanlık ile Osman ve Saru Yatı birlikte Kayıların beyliğine atandılar. Dündar bey ise beyliğin idaresinde Osman ve Saru Yatı'dan sonra en yetkili kişi konumunda vazife aldı.

Saru Yatı (Savcı) beyden tarih kaynakları çok fazla söz etmemektedir. Bunun nedeni Saru Yatı'nın 1287'deki Domaniç Savaşında şehit düşmesidir. Ertuğrul Gazi'den sonra yerine Osman Bey'in varis olarak geçtiği düşüncesi bir yanılgıdır. Bu yanılgının sebebi Aşıkpaşazade'nin Saru Yatı'dan yeterince bahsetmemesi ile ilgilidir. Oysa Neşri ve Tevarih-i Al-i Osman'da Satu Yatı'dan bahsedilen beyitler ve destanlarda beyliğin Saru Yatı ve Osman tarafından ortaklaşa idare edildiğini anlamamız için yeterince veri bulunmaktadır.

Ertuğrul Gazi döneminde başlayan iyi ilişkiler Osman Bey döneminde artarak devam etti. Osman Bey döneminde Anadolu Selçuklu Devletinin bölgede hatırı sayılır bir tahakkümü kalmamıştı. Bu siyasi ortamda bölgede yeni bir güç ortaya çıktı. İleride büyük bir beylik olacak olan Germiyanoğulları bu tarihlerde bölgelerindeki hakimiyetlerini güçlendirmeye başlamışlar ve Karacahisar tekfurluğu için bir tehdit unsuru haline gelmişlerdi. Bu durum, Karacahisar Tekfurluğu ile dostane ilişkiler içerisine giren Osman Bey’in Germiyanoğulları’na karşı hasmane bir tutum izlemesine yol açtı. Ancak bu hasmane durum bir savaşa yol açmadı. 

Osman Bey, doğumundan beyliğine kadar olan süre boyunca hiç savaş görmemiş, hiç gaza etmemişti. Komşuları olan Bizans tekfurları ile iyi geçiniyor, kendilerine yurt olarak verilen bereketli topraklarda uzun yıllardır güven içerisinde yaşıyorlardı. Osman Gazi bu müreffeh yıllarında av sevdasına tutuldu. Sürekli ava çıkıyor, av için gittiği yerde günlerce kalıyordu. Üstelik sadece kendi yaylasında değil uzak diyarlara seyahat ediyor, av seyahatlerinde gittiği yerde bazen birkaç gün bazen daha uzun ikamet ediyordu. Osman Beyin bu av seyahatleri onun tanınmasına ve sevenlerinin artmasına vesile oldu. Zira uzak diyarlardan av için gelen bir Bey her gittiği yerde saygıyla ve hürmetle karşılanırdı. Osmanlı Tarihçisi Aşık Paşazade, Osman Beyin bu av sevdasını “gece gündüz demeden, dört bir yana yürürdü” şeklinde ifade etmiştir.


Ermenibeli Savaşı (1284)

Osman Beyin ilk savaşı Ermenibeli Savaşı olmuştur. Osman Bey, her ne kadar Karacahisar ve Bilecik tekfurları ile çok iyi ilişkiler içerisinde olsa da İnegöl Tekfuru Aya Nikola, Osman Beyin bölgedeki varlığından rahatsız oluyor ve kendisine husumet besliyordu. Kayılar, bahar yaklaşınca yaylaya çıkmak üzere hazırlık yapıp yola düştüklerinde İnegöl Tekfuru Kayıların geride bıraktıkları mallarını yağmalattı. Bu Kayıların maruz kaldığı ilk saldırıydı. Bu durumu Bilecik Tekfuruna bildirdi ve yaylaya çıkarken geride kalan mallarını kendisine emanet etmek istediğini belirtti. Bilecik Tekfuru bu talebi kabul etti ve Osman Bey kışlağını güvence altına aldı. Osman Bey bununla yetinmedi. İntikamını almak için yapacağı saldırı öncesinde keşif amacıyla yanına 70 kişi alarak İnegöl Tekfurluğuna doğru yola çıktı. Osman Beyin geldiğini fark eden İnegöl Tekfuru, güzergâhı üzerine pusu kurdurttu. Osman Bey kendisine pusu kurulduğunu önceden fark etse de geri dönmeyerek devam etti. Ermenibeli dağının eteğinde İnegöl Tekfurunun askerleriyle karşılaşan Osman Bey burada çetin bir mücadele verdi. Sayıca çok kalabalık olan İnegöl Tekfurunun askerlerine karşı çarpışarak geri çekildiler. Bu savaşta kardeşi Saru Yatı’nın oğlu Uyal Hoca şehit düşmüştür. Günümüzde Uyal Hoca’nın mezarı İnegöl Hamza Bey köyünde bulunmaktadır. 

Osman Bey, pusudan kurtulsa da intikamını alabilmiş değildi. İntikamını almak için acele etmedi. Daha önce savaş tecrübesi olmayan Osman hem kendisini hem askerlerini savaşa hazırlayıp 1 yıl sonra yeniden İnegöl Tekfuruna taarruz etti.


Kulacahisar Savaşı (1285)

Osman Bey, Ermenibeli’de düştüğü pusudan kurtulup sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra ilk fethini gerçekleştirmek ve Gazi unvanını almak için 300 kişilik bir ordu hazırlayıp İnegöl yakınlarındaki Kulacahisar kalesine bir gece baskını düzenledi. Mücadele çok kısa sürdü. Beklemedikleri bir saldırıyla karşılaşan Bizanslı askerler mukavemet gösteremeyip teslim oldular.

Kulaca Hisar kalesi oldukça stratejik bir konumdaydı. Bu kalenin fethedilmesi ile Bizans’ın bölgede askeri yığınak yapabileceği önemli bir hareket noktası ele geçirilmiş oldu. Osman Bey, kaleyi fethettikten sonra Bizanslı köylülere şu konuşmayı yapmıştır;

“Gönlünüzü hoş tutun, korkmayın. Canınıza, malınıza, ırzınıza zerre ziyan gelmeyecektir. Bunu ben, Kayı beyi Osman size söylerim. Şimdi pazara gidecekler yola koyulsun. Onları benim yiğitlerim koruyacaktır. Dönüşleri de böyle olacaktır. Bundan böyle hep böyle olacaktır. Kulacahisarı hep yiğitlerim koruyacaktır. Size ziyan verecekleri yiğitlerim karşılayacaktır. Geceniz gündüzünüzden emin olacaktır!”

Önemli bir Bizans kalesinin fethedilmesi Osman Beyin namının yayılmasına vesile olmuştur. Beylik olamayan, Kayılar gibi küçük gruplar halinde yurt tutan Türkmenler Osman Beyi yeni fatihleri olarak görerek kendisine tabi olmaya başladılar. Kayılar bu savaştan sonra kalabalıklaşmış, güçlenmiş ve Beylik olma yolunda ilk önemli adımlarını atmaya başlamıştır. 

Kulacahisar kalesinin fethi daha büyük ve daha çetin bir savaşın ilk evresi olmuştur. Sırada İnegöl’ün fethi vardır.


Domaniç Savaşı (1287)

İnegöl Tekfuru Aya Nikola, Kulacahisarın kaybedilmesi üzerine geçmişten beri Kayılarla iyi geçinen Karacahisar Tekfuru ile ittifak kurarak Osman Beyi topraklarından atmak için bir araya geldiler. Osman Bey artık küçük bir aşiretin beyi değildi. Karacahisar Tekfuru ise eski dostları ve iyi komşuları olmaktan çıkmıştı. Tarih, hayatı boyunca savaş görmemiş Osman Beyin yalnızca iki yılda ve sayıları yüzlerle ifade edilebilecek küçük bir orduyla art arda elde ettiği büyük başarıları kaydetmeye başladı. 

Kulacahisar kalesinin kaybedilmesinden 2 yıl sonra İnegöl Tekfuru ve Karacahisar Tekfuru ordularını birleştirdiler ve ordunun başına Karacahisar Tekfuru’nun kardeşi Kalanoz’u komutan tayin ederek Osman Beyin üzerine taarruza gönderdiler. Osman Bey üzerine gelen ordunun haberini alınca gazilerini topladı ve onların gelmelerini beklemeden yola düştü. Bu iki ordu Domaniç beldesinde bulunan İkizce mevkiinde karşılaştılar. 

Domaniç çok çetin ve uzun bir mücadeleye sahne oldu. Savaşın sonunda Osman Bey muazzam bir başarı elde ederek Bizanslıları bozguna uğrattı ve komutanları Kalanoz’u ele geçirdi. Osman Bey’in kardeşi Saru Yatı bu mücadelede şehit düşmüştü. Osman Bey Kalanoz’un ele geçirildiğini haber alınca hiddetlenerek şu emri verdi; “Önce karnını yarın, sonra eşip it gibi gömün”. Kalanoz’un gömüldüğü yer bu tarihten sonra “İtşeni” olarak anılmıştır. Şehit olan Saru Yatı ise Söğüt’e götürülerek babası Ertuğrul Gazi’nin yanına defnedildi. 

İkizce’deki mücadele savaşın sonu anlamına gelmiyordu. Kendisine vergi veren ve itaat eden Karacahisar Tekfurunun Osman Bey’e karşı taarruz ettiği haberini alan Selçuklu Hükümdarı 2. Mesud, Ordusunu toplayıp Karacahisar’a sefere çıktı. Sultanın sefere çıktığını öğrenen Osman Bey’de hazırlıklarını tamamlayıp savaşa katıldı ve Karacahisar Tekfurunun kalesi kuşatıldı. Kuşatma 2 gün boyunca devam etti. Ancak savaş neticelenmeden Ereğli’ye saldırıldığı haberini alan 2. Mesud, Ereğli’nin ateşe verildiğini ve halka zulüm edildiğini öğrenince Ereğli’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldı. Karacahisarın kuşatması için getirdiği silahları Osman Bey’e teslim ederek geri döndü. Osman Bey, birkaç gün daha süren çetin mücadelenin sonunda Karacahisar kalesini zaptetmeyi başardı. Bu kez Kulacahisar kalesinde yaptığı gibi Bizanslı köylüleri muhafaza etmedi. Önce askerlerini ganimete boğdu, ardından köy evlerini gazilere ve tebaasına verdi. Bu fetihten sonra Karacahisar bir İslam kenti haline geldi. Bu savaş hem gaza, hem fütuhat hem fetih olmuş, Osman Bey’in itibarını fevkalade yükseltmiş ve Osman Beyin devletli olma yolunda büyük bir aşama kaydetmesini sağlamıştır. 

Osmanlı Beyliğinin Yükselişi

Osman Bey, art arda kazandığı savaşlar, gerçekleştirdiği fetihler ve askerlerine dağıttığı ganimetlerle kısa sürede ün saldı. Çevredeki Türk boyları Osman Beye tabi olmak için elçiler gönderiyor, ordusu ve tebaası her geçen gün artan Osman Bey artık sadece Kayıların değil kendisine tabi olan tüm Türk boylarının beyliğini üstleniyordu. 

Osman Bey, Karacahisarın fethedilmesinden sonra muvaffakiyetinin haberini iletmesi için kardeşinin oğlu Aytemür’ü Sultan 2. Mesud’a elçi olarak gönderdi. Sultan 2. Mesud, bu habere çok sevindi ve kendisini taktir etmek için hediye olarak atlar, silahlar ve değerli eşyaların yanı sıra beylik alametleri olan tabi, sancak ve ferman gönderdi (1289). Bu alametler Osman Beyin Selçuklu Sultanı tarafından Bey olarak tayin edilmesi anlamına geliyordu. Osman Bey artık Osmanlı Beyliğinin lideri olacak, bundan böyle fethedeceği topraklar kendi malı olacaktır. 

Bileciğin Fethi

Osman Beyin art arda elde ettiği başarılar eski dostu olan Bilecik Tekfurunu tedirgin etmeye başladı. Yükselen Osmanlı Beyliğinin bir gün kapısına dayanacağını önceden görmüştü. Ancak İnegöl ve Karacahisar Tekfurları gibi cenk etmekten ve sonunun onlar gibi olmasından endişe etti. Bunun yerine Osman Beye bir tuzak hazırladı. Oğlunu Yerhisar Tekfurunun kızı ile evlendirecek olan Bilecik Tekfuru, tertip edilecek düğüne Osman Beyi de davet etti. Amacı Osman Beyi savunmasız yakalayıp suikast düzenleyerek ortadan kaldırmaktı. 

Osman Bey bu teklifi severek kabul etti. Zira Bilecik Tekfuru ile eski dostlardı ve kendisiyle daha önce hiç yüz yüze karşılaşmamışlardı. Osman Beyin bu tuzağa düşmemesi mümkün değildi. Zira düğüne askerleriyle gidemez, bu daveti de reddedemezdi. Osman Beye bu durumu Bilecik Tekfurunun hasmı olan Harmankayası Tekfuru haber verdi. Kendisine düzenlenecek süikastı haber alan Osman Bey, akıllıca bir hamle yaparak önce çok kıymetli hediyeler gönderdi ardından askerlerine kadın elbiseleri giydirip himayesindeki kadınlar gibi yanında düğüne getirdi. Ayrıca her zamanki gibi yaylaya çıkacaklarını, mallarını emanet yine kalede himaye edilmek üzere gönderdiğini haber verdi. Yine kadın kılığına girmiş ve keçelerle gizlenmiş askerlerini kalenin içerisine soktu. Böylece hem düğün esnasında doğrudan Tekfuru zaptedecek hem de kaleyi içerden kuşatacaktı. Düğüne geldiği esnada kadınlarının rahat etmeleri için ayrı bir yerde oturmalarını rica etti. Böylece kadın olmadıklarının anlaşılması ihtimalini ortadan kaldırdı. 

Düğün devam ederken Osman bey birden aya kalktı ve atına binerek uzaklaştı. Bilecik Tekfuru, kendisine düzenlenecek suikastin farkına vardığını ve bunun için kaçtığını düşünerek peşine düştü. Bir süre Bilecik Tekfurunu peşinden sürükleyip Kaldıravık denen bir mevkie geldiklerinde tekfuru tuzak içindeki tuzağa çekmiş oldu ve Tekfuru kendi kılıcıyla bizzat öldürdü. Bu esnada da katırlarla gizlenerek kaleye giren askerler düğün olması hasebiyle içeride pek kimse bulunmayan kaleyi kolayca zapt ettiler. Düğünde bulunan askerler ise düğün yerinde cenk ederek Bizans askerlerini bertaraf etti. Osman Bey, zekice bir hamleyle uyguladığı üç adımlık planını başarıyla tamamladı ve Bilecik Tekfurluğunu kolay yoldan fethetmiş oldu. Bilecik Tekfurundan destek alan İnegöl Tekfurunu zapt etmesi içinde Turgut Alp adındaki askerini vazifelendirerek İnegöl’e gönderdi. 

Osman Bey, Turgut Alp’in kuşattığı İnegöl’e giderek kaleyi zaptetti ve İnegöl Tekfurunu öldürdü. Askerlerine yağma izni verdi ve İnegöl Tekfurunun son kalesini düşürüp İnegöl’ü tümüyle fethetti.Savaşın sonunda Bilecik Tekfurunun oğluyla evlendirilecek olan Harmankayası Tekfurunun kızını oğlu Orhan'a ile evlendirdi. İsmi Lilüfer hatun olarak değiştirildi. Lilüfer (Nilüfer) Hatun, Osmanlı hükümdarlarının ilk gayrimüslim gelini olmuştur ve 3. Osmanlı Hükümdarı 1. Murad'ın annesidir. 

Osmanlı Devletinin İlanı (1299)

Osman Bey, Karacahisar’ı fethettikten sonra bu bölgeyi tebaasına açmış, köylere kendi tebaası olan Müslüman kitleleri yerleştirmiş, kiliseleri camiye çevirterek bölgeyi Müslümanlaştırmıştı. Zamanla bir İslam şehri haline Karacahisar’ın yerlileri bir araya gelerek Cuma namazı kılmak istediler. Amaçları hutbeyi Osman Bey adına okutmaktı. İslam geleneğinde Hutbe, o toprakların yegâne sahibi adına yani hükümdar adına okunmaktaydı. Halk, Osman Beyi artık hükümdar olarak görmek istiyordu. 

Osman beyin kayınpederi olan Şeyh Edebali’nin müritlerinden Dursun Fakıh, bölgede saygı gören bir zattı. Halk, bu taleplerini Dursun Fakıh’a ilettiler. O da bu konuyu babası Şeyh Edebali’ye iletti. Osman Bey, olan biteni öğrenince “Size ne lazımsa onu öyle yapın” diyerek tebaasının hüsnü talebini kabul ve tasdik etti. Dursun Fakıh, “Han’ım! Bu iş için Sultandan icazet ve izin gerekir” diyince Osman Bey, Osmanlı Devletinin kuruluşunu müjdeleyen o yanıtı verdi;

“Bu şehri ben bizzat kendi kılıcımla aldım. Sultanın bunda bir faydası olmadı. Ondan niçin izin alayım? Ona sultanlık veren Allah, bana da gazayla hanlık verdi. Eğer kastedilen şu sancak ise ben sancak götürüp kâfirlerle uğraşmadım. Sonra o, ben Selçuk soyundanım derse ben de Gök Alp oğluyum derim. Yok eğer bu ülkeye onlardan önce geldim derse benim dedem Süleyman Şah da ondan önce gelmiştir.”

Halk Osman Gazinin bu söylediklerinden haberdar olunca sevinçle camiye koştu. Dursun Fakıh hutbeyi Osman Gazi adına okudu. Osman Bey artık devletli olmuş, devletini ve hukukunu ilan etmişti. O artık bir bey değil bir Han olarak anılacaktır. Osman Gazi Han, Karacahisar camiinde kendi adına okuttuğu hutbeyi müteakip bayram namazında hâkimiyeti altındaki tüm camilerde okutarak Osmanlı Devletini tüm dünya ya ilan etmiş oldu. Osman Gazi, bayram namazını Eskişehir’de kıldığında hutbe Osman Gazi Han adına okunuyordu (1299). 

Osman Gazi’nin Rüyası

Osman Gazi’nin Osmanlı Devletinin kuruluşunu müjdeleyen rüyayı görmesi ve rüyasını hocası Şeyh Edebali’nin yorumlaması ile ilgili bilgiler, Osmanlı tarihçisi Aşık Paşazade tarafından nakledilmiş kayıtlı bilgilerdir. Aşık Paşazade, bu bilgileri Şeyh Edebali’nin oğlu Mahmut Paşa’dan bizzat dinlemiş ve kaydetmiştir. Aşık Paşazade’nin naklettiği bilgilere göre Osman Gazi bu rüyayı Ermenibeli’nde pusuya düşürülmesinden bir yıl sonra 1285 yılında görmüştür. Rüyasında gördüğü kişi Edebali adında bir şeyhtir. Şeyh Edebali aslında sanıldığı gibi Osman Beyin hocası değildir. Bölgede sevilen, halk tarafından büyük itibaren gören, pek çok kerameti görülmüş, varlıklı ancak cömert, evinden misafiri eksik olmayan mübarek bir zat olarak biliniyordu. Osman Bey de bu zata zaman zaman misafir olur hasbıhal ederdi. 

Osman Gazi bir gece ibadet edip dua ettikten sonra uykuya daldı. Rüyasında kendisine misafir olduğu bu zatın göğsünden bir ay doğarak kendi göğsüne giriyor, ardından karnından bir ağaç bitiyor, bu ağacın alemi kaplıyor, gölgesinde dağlar meydana geliyor, bu dağların yamacından sular akıyor, bu sulardan kimileri içiyor kimileri bahçesini suluyor, kimileri çeşmeler akıtıyordu. 

Gördüğü rüyayı doğrudan bu zata giderek anlattı. Şeyh Edebali, rüyayı dinledikten sonra “Oğul Osman Gazi, sana müjdeler olsun, yüce Allah sana ve nesline padişahlık verdi, kutlu olsun. Ayrıca kızım Malhun senin eşin olacak.” dedi. 

Osman Gazi, bu rüyayı gördükten hemen sonra kılıcını kuşanarak İnegöl Tekfurunun kontrolünde bulunan Kulacahisar kalesini zapt etmiş ilk fethini gerçekleştirmiştir. 

Son yüzyılda ortaya çıkan bazı tarih kaynaklarında Osman Beyin Şey Edebali’nin kızını ikinci eş olarak aldığı, Malhun Hatun’un Şeyh Edebali’nin değil Selçuklu veziri Ömer Abdülaziz’in kızı olduğuna dair bilgiler geçmektedir. Elimizdeki en itibar edilir ve güçlü kaynak olan Osmanlı tarihçisi Aşık Paşazade, Malhun hatunun Şeyh Edebali’nin kızı olduğunu, Orhan beyin bu evlilikten doğduğunu belirtmektedir.